Embed

aşk mücadele ister

“Seninle ben iki kuşak arasındayız. Birincisi bize yakın olanlar, ölenler ve öldürülenler. Çoğu şimdiki yaşımızdan gençti. Bizi açık kollarla bekliyorlar. İkincisi gençler, bizden örnek alanlar. Yaşamayı seçtiğimiz şey onlara cesaret veriyor. Açık kollarla, bizden devam etmemizi istiyorlar… İkisinin arasındayız. Keşke, mi Guapo, birbirimizin kolları arasında olabilseydik! (…) Sana yazıyorum. Şimdi sana dokunmak isteyen ellerime bakıyorum, uzun zamandır sana dokunamamaktan hükümsüz kalmış gibiler. A’idacığın”

“Bundan sonra ne yapmayı planladığımızı tahmin edemezler. Bu yüzden asapları bozuluyor. Bizi içine tıktıkları sessizlik alanını aşamazlar. Onların tarafında, sınırları yalan ithamlarının uzak uğultusuyla çizilmiş bir alan bu, bizim tarafımızdaysa sessiz nihai planlarımızla.” Xavier

Ne zamandır kimseden mektup almadım. Kimseye mektup da göndermedim aslında. Ama gönderilmeyecek mektuplar biriktirdim küçük, yamalı çıkınımda. Bir de mektuplar okudum, sevdiğim yazarların, şairlerin kaleminden çıkma. İç dünyalarına yolculuk ettim bu mektuplarla, sessiz sırdaşları oldum. Mailler yazdım sevdiğime, mailler yazdı bana sevdiğim; kimileyin bir şairin dizeleriyle merhaba dedi bana, kimileyin hapishanede işkence gören bir devrimcinin kıyımıyla sızdı gecenin en karanlığına. Ama bir zarfa dokunmadı parmaklarım, elyazısını görmedim yârimin, sayfaları burnuma dayayıp kana kana koklamadım, ya da köşe başını dönen bir postacıyı gözlemedim perde arkasından.

Gönderilmemiş mektuplar birikti renkli kutularımda. Kimisi elyazımla, kimisi bilgisayardan çıkma. Adressiz, kimsesiz mektuplar… Daha güzellerini yazmak istedim, göndermesem de yazmak istedim yine de. Öyle güzel ve renkli kâğıtlar biriktirdim ki, bir gün yazacağım diye… o mektuplar yazılmadı asla, ötelendi, ötelendi yalnızca. Hep bir mektup bekledim, bir mektup, renkli kâğıtlara özene bözene yazılmış, sıradanlığı, mücadeleyi, aşkı, yaşamı anlatan. Derdim, teknoloji nedeniyle mektup da yazmıyoruz artık demek değil. Derdim, nostalji rüzgârına kapılmak da değil asla. Sadece mektup yazmanın verdiği keyfi anlatmak, ya da mektup almanın… Mektuplardan oluşan bir kitabı, üstüne üstlük kurtarılmış mektuplardan oluşan bir kitabı… Mavi A4’lerin sadece bir tarafına yazılmış, maviyle umudu hücreye taşımaya çalışan bir kadının mektuplarıyla A4’lerin arka yüzüne hücreden mücadeleye çağıran bir erkeğin yazdığı notlardan bahsetmek. Mektupların rengiyle olmasa da, mektuplardaki sözcüklerle örülmüş umudu sarımtırak sayfalarıyla kucağıma bırakan bir kitabı anlatmak, aşkın ve mücadelenin kitabından söz açmak…

John Berger’ın mektup biçemiyle ördüğü romanından, postacının kapıma sessizce bıraktığı mektuplardan söz etmek istiyorum: A’dan X’e.* Aida’nın Xavier’e yazdığı mektuplarla, Xavier’in mektupların arka sayfalarına düştüğü notlardan oluşan romandan… Her ne kadar Aida’nın Xavier’e, hapishaneye yazdığı mektuplar olsa da elimizdekiler, bu hapishane dünyanın herhangi bir yerinde olabilir, Xavier, dünyanın herhangi bir yerindeki siyasi bir mahkûm olabilir. Anlatılan mücadele dünyanın herhangi bir yerinde süren mücadele olabilir… Bu nedenle belki de A ile X kısaltmalarının yeryüzündeki bütün isimleri kapsadığını düşünüyorum. Aida ile Xavier gibi direngen, mücadeleci olmak şartıyla. Yakından bakalım Aida ile Xavier’e, bakalım aşkları, mücadeleleri bizleri de alıyor mu içine?

“Terörist bir şebekenin kurucu üyesi olmakla suçlanmış, iki kere müebbet hapse mahkûm edilmiş” Xavier’in eni 2,5, boyu 3, yüksekliği 4 metre olan hücresine sığan koskoca bir dünya, ister istemez kim içeride kim dışarıda sorusunu sordurdu bana. Güvenlik kameraları, mobeseler, polisler, kimlik kontrolleri… attığımız her adımın kontrol edildiği, kontrol edilebilmesi için teknolojinin mükemmelleştirilmesine çabalandığı yarı açık cezaevine dönen bir dünyada yaşarken ister istemez aklıma takıldı bu soru. Dışarıdaki yaşamımız bambaşka mahkûmiyetlerle elimizi kolumuzu bağlarken Xavier’in içeriden yazılmış notları nasıl da tüm dünyayı kucaklıyor. Mücadele etmenin zaman-mekân tanımadığını gösteriyor... Kapitalist sistemin insanı, doğayı sömürürken nasıl da sınır tanımadığını, kapitalizmin hem insanın hem doğanın nasıl da düşmanı olduğunu fısıldıyor kulağıma. Ben de sizin kulağınıza fısıldayayım:

“Bir milyar insanın içme suyu yok. Brezilya’nın bazı bölgelerinde 1 litre içme suyu, 1 litre sütten pahalı, Venezüela’da ise 1 litre benzinden. Buna rağmen Bothia ve Ence’nin sahip olduğu iki kâğıt fabrikasının, Uruguay nehrinden günde 86 milyon litre su çekmesi planlanıyor.” Ya da kârlarına kâr katmak için emeği ucuzlatanların, “iş kazası” sözcükleriyle işçi cinayetlerinin üzerini örtüşlerinden söz açıyor: “Üçüncü Dünya’nın bir milyon işçisi Birinci Dünya’nın büyük uçak ve yolcu gemilerinin hurdalarını söküyor. Kıyıya çekilen geminin ahşap kısımları ve yalıtım malzemeleri ayrılıyor, gövdesi asetilenle kesiliyor, yağ ve petrol artığı olan yerlerde ateşten patlama riski var. Koruyucu giysi namına pek bir şey giymiyorlar. Tossa kumsalında günde 20 ila 30 kaza oluyor. Kaynakçıların yevmiyesi – 1 dolar.”

Kimileyin de dostlarıyla buluşuyor. Topraksız köylüleri topraklandırma projesiyle Evo Morales’i misafir ediyor hücresinde, kimileyin, “Yaklaşık iki yüz yılın ardından ABD’nin bütün dünyayı yoksullukla doldurmak üzere tasarlandığını biliyoruz – buna verdikleri isimse Özgürlük. Amerika Birleşik Devletleri imparatorluğu şu anda dünya üzerindeki en büyük tehdit…” diyen Chavez’i. Tarihin dilsiz olmadığını, egemenlerce çarpıtılmasına, bozulmasına, “Sağırlığa ve cehalete rağmen, geçmiş zaman, şimdiki zamanın içinde tiktaklamayı sürdürür” diyen Eduardo Galeano’yu. Yedi yaşında bir çocuğun “İnsanlar nasıl olup da o küçücük gözleriyle her şeyi görebiliyor?” sorusuna “şu cezaevindeki bini aşkın mahkûmun, koca koca adamların yıllardır dünyaya duydukları özlemle o kocaman olmuş gözlerini düşün bikez! Nasıl olup da bunca göz bu dört duvar arasına sığıyor?” yanıtını veren Can Yücel’i… İşgal güçlerinin değiştiğini anlatıyor kimi notlarında: “IMF WB GATT DTÖ NAFTA FTAA – kısaltmaları dili işgal ediyor, eylemlerinin dünyayı boğduğu gibi.” Çözüm önerisinde bulunuyor kimileyin: “Doğrusu ne? Taban tabana zıt bir anlam kazanana kadar işkence edilmiş kelimeler; Demokrasi, Özgürlük, İlerleme, hücrelerine geri konduklarında bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor. Başka kelimeler de var, Emperyalizm, Kapitalizm, Kölelik, içeri girmeleri engelleniyor, her sınır karakolundan geri çevriliyorlar ve el koyulan pasaportları, Küreselleşme, Serbest Piyasa, Doğal Düzen gibi sahtekârlara veriliyor. Çözüm: yoksulların akşam lisanı. Bununla bazı doğrular anlatılıp korunabilir.” Satır aralarında okunan, notlarının dışında bıraktığı sesini de duymamı sağladı Xavier. Ben içerideyim, ama sen benim yerime de mücadele etmelisin; omuzlarındaki sorumluluk iki kat arttı,  hem kendinden hem de benden sorumlusun artık. Hem kendin için görmelisin, duymalısın, dokunmalısın, yaşamalısın hem de benim için. Dışarıdaki gözüm, kulağım, beynim, tenim olmalısın.

Aida, tam da Xavier’in bu duyulmaz sesine yanıt veriyor mektuplarında. Sevdiği, dışarıda akıp giden yaşamın hiçbir ânını kaçırmasın istiyor. Birlikte yaşadıklarını yeniden anlatarak her ne kadar hücreye kapatılmış olsa da zihnini hücreye kapatamayacaklarını, düşünmesinin, anmasının, hayal etmesinin önüne geçemeyeceklerini dokuyor satırlarında: “Günün birinde bu mektubu okuyacaksın ve seni bir daha o deliğe soktuklarında bu söylediğimi hatırlamanı istiyorum, bizi boka dönüştürmek için tıktıkları 2’ye 2 metrede bu hikâyeyi kendi kendine anlatabilirsin.” Kimileyin bir köpeği, lapis taşlı bir yüzüğü, fasulye ayıklayan bir kadını, top oynayan çocukları, siyah frenküzümlerinin kokusunu, mavi eriklerin rengini, kırlangıçların uçuşunu, dişlerinin arasında bademin çıtırdayışını anlatıyor, kimileyin de hurda maden toplayan bir komşusunu hücreye yoldaş olsun diye yolluyor… Çizdiği elleri yolluyor hapishaneye, eyleyen elleri. Yaşamı canlandırıyor Xavier’in hücresinde. Hapishane duvarlarının dışarıda bıraktığı yaşamı, sözcüklerle kazdığı tüneliyle hapishane sokuyor. Xavier’i canlandırıyor belki de, sesine ses vererek. Biricikliğini hatırlatıyor sevdiğine, “Yüz hayat yaşasam seni uyduramazdım” sözcükleriyle; her bir kemiciğini sevdiğinden ayrı olmanın acısını, özlemini dile getiriyor: “Uzuvlarım senin tarafından görülmeyi özlüyor, kendi tarafından değil.” Aralarına giren duvarlara rağmen birlikte olduklarını “Nereye gitsem benimlesin (…) gün senin yokluğunda başlamıyor. Yapmakta olduğumuz şeyi yapmak için birlikte aldığımız kararla başlıyor” sözleriyle fısıldıyor defalarca, çünkü  “Her türlü sevgi tekrara bayılır çünkü tekrarlar zamana kafa tutar.” Özlemlerinden söz açıyor: “Henüz doğmamış çocukların hayatlarını hayal ediyorum. (…) İlla bizim çocuğumuz olmaları da şart değil. Senin çocuklarını doğurma şansım olacak mı?” Sevdiğinin izini sürüyor anılarda, geride kalan eşyalarında, elyazısında. Bu nedenle belki de bir kitabın içinden düşen Xavier’in çizdiği bir şema, aşk şiirine dönüşüyor. Sevdiğini göremese de hapishanenin önüne gidip gözünde Xavier’in dikenli tellerin diğer tarafına geçeceği günü hayal ediyor, ya da sevdiği kahveden gönderiyor, eline geçebilmesi umuduyla, gardiyanların payını da düşünerek, fazla fazla…

Kimi mektuplarında mücadelelerinden söz ediyor, kıran kırana süren mücadeleden, vurularak öldürülen yoldaşlarından… Kimilerini yazıp da göndermiyor: tankların namluları üzerlerine çevrilmişken tek bir yumruk olmuşların dillendirmedikleri ölüm korkusunu: “…bu metruk fabrikanın önünde muhtemelen birkaçımız ölecekti. Hepimiz korkuyorduk bence, ama kendimiz için değil”; yerlerinden kımıldamaksızın tankları nasıl püskürttüklerini, “boş rahimlerinden” başka silahları olmamasına rağmen; aralarına katılmak isterken vurulan yoldaşlarını; atılan bombaları; düzenlenen operasyonları: “Dünyanın öteki ucunda, geçen çarşamba, gün sona ererken geldiler. Gün boyu çalıştıktan sonra insanların kendi kendine, nihayet bitti, telaşeye gerek yok artık, rahatla biraz, dedikleri saate. Aramak, sorgulamak, korkutmak için geldiler. (…) Bütün dünyada, üniformalı, ağır silahlı, komuta altındaki askerler, bir süreliğine dışarıyla bağı kesilmiş ve etrafı kuşatılmış, tutuklu, silahsız sivillere karşı operasyon düzenliyor. Askerlik mesleğinin yeni tanımı bu. Hep böyleydi kuşkusuz. Ama eskiden böyle sistematik değildi…” Göndermediği mektupları başka bir baharda okunmak üzere sevdiği için saklıyor.

Kim demiş aşk mücadeleyi öldürür diye? Yaşadığımız günler, öyle korkunç günler ki aşka yer yok hayatımızda, kim demiş? Aşkın kendisi mücadeleyken üstelik. Tabii ki günümüzün yaygın fastfood tarzı aşk taklidi yapan ilişkilerinden söz etmiyorum burada.  Berger’in epigraf olarak Shakespear’den alıntıladığı gibi bir aşktan söz ediyorum: “Zamanın soytarısı değildir sevgi… / O değişmez kısacık günlerle haftalarla. / Direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek.” (116. sone, çev. Talât Sait Halman) A ile X’in yarattıkları gibi bir aştan… Evli olmadıkları için görüşemeyen, birbirlerini sadece sözcükleriyle görebilen, birbirlerine sözcükleriyle dokunabilen, araya giren zamana, duvarlara rağmen birbirlerini sevmekten vazgeçmeyenlerin aşkından.  “Tek bildiğim bütün hayatım beni sana getirdi” sözlerini söyletebilecek bir aşktan…

Egemenler böylesi aşklardan korkar, böylesi mücadelelerden, hatta aydınlık gelecekten. Son sözlerim Aida’nın sözleri olsun, benim sözlerimmiş gibi benden sana yollanan kısa bir mektup olsun, mavi bir A4’e yazılmış:

“Gecenin son karanlıkları. Daha uyumadım. Geleceği düşünüyorum. Herhangi bir yerdeki geleceği değil. İkimizin geleceğini değil. Burada kürtajla almaya çalıştıkları gelecekten bahsediyorum. Başaramayacaklar. Korktukları gelecek gelecek. Ve içinde bizden kalan, karanlıkta koruduğumuz güven olacak.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği paylaşın!